ORTADOĞU’DA EŞİK: EMPERYAL PAYLAŞIM SAVAŞI VE TÜRKİYE’NİN DAR KORİDORU
I. Savaşın Niyeti: Enerji, Hegemonya ve Parçalama Stratejisi
Ortadoğu’daki son askeri hareketliliği “kriz” olarak tanımlamak artık gerçeği gizlemekten başka bir işe yaramıyor. Bu, uzun süredir hazırlanan ve adım adım olgunlaştırılan bir sürecin açık sahaya taşınmasıdır. İran–İsrail hattında yükselen gerilim, ABD’nin bölgeye askeri yığınak yapması, kara harekâtı ihtimalinin giderek daha yüksek sesle dile getirilmesi ve eş zamanlı olarak Lübnan ile Suriye’nin vurulması; bütün bunlar bir arada okunduğunda karşımızda tekil bir çatışma değil, çok katmanlı bir emperyal paylaşım savaşı durmaktadır.
Bu savaşın merkezinde görünen İran değildir; İran yalnızca hedef tahtasına yerleştirilmiş bir düğüm noktasıdır. Asıl mesele, Hürmüz Boğazı üzerinden akan enerji damarının denetimi ve bunun üzerinden Çin’in küresel yükselişinin sınırlandırılmasıdır. Bugün dünya kapitalizmi ciddi bir kriz içindedir. Enflasyon, enerji maliyetleri ve tedarik zinciri kırılmaları, sistemi zorlamaktadır. Bu tür dönemlerde emperyalizm, krizi yönetmenin en klasik yoluna başvurur: savaş ve yeniden paylaşım.
ABD’nin İran’a dönük hamleleri bu bağlamda okunmalıdır. Bu bir “güvenlik operasyonu” değil; jeoekonomik kuşatma ve hegemonya savaşıdır. İran’ın zayıflatılması, yalnızca Tahran’ın değil, Pekin’in de baskılanması anlamına gelir. Çünkü Çin’in en kırılgan noktası enerjidir ve bu enerji büyük ölçüde Körfez’den akmaktadır.
Ancak ABD’nin önünde ciddi bir sorun vardır: İran, Irak ya da Afganistan değildir. Güçlü devlet kapasitesi, bölgesel etki ağları ve toplumsal mobilizasyon kabiliyeti ile doğrudan işgali uzun süreli ve maliyetli bir yıpratma savaşına dönüştürebilecek bir ülkedir. Bu nedenle tercih edilen model, klasik işgal değil; çok katmanlı baskı ve parçalama stratejisidir.
Bu stratejinin en kritik ayağı mezhep fay hatlarının tetiklenmesidir. Şii–Sünni gerilimi, emperyalizmin Ortadoğu’da en kolay manipüle ettiği alandır. Irak, Suriye ve Yemen’de bunun örnekleri yaşandı. Aynı model yeniden devreye sokulursa, savaş devletler arası olmaktan çıkar ve toplumlar arası bir iç parçalanmaya dönüşür. Bu, hem maliyeti düşürür hem de dış müdahaleyi meşrulaştırır.
Bu savaşın bir diğer boyutu da yalnızca petrol değil, su kaynaklarıdır. Ortadoğu’da önümüzdeki dönemin en sert çatışma alanlarından biri su olacaktır. Fırat–Dicle havzası, Suriye ve Irak üzerinden şekillenen su dengesi ve iklim krizinin yarattığı baskı, bu savaşın görünmeyen ama belirleyici başlıklarından biridir. Yani bu savaş yalnızca bugünün değil, geleceğin kaynak savaşlarının ön cephesidir.
II. Güç Dengesi, Türkiye ve Emekçi Sınıfların Konumu
Bu savaşın aktörleri yalnızca sahada görünenler değildir. Çin, doğrudan askeri olarak görünmese de denklemin merkezindedir. Çin’in stratejisi açıktır: İran tamamen çökmesin, enerji akışı kesilmesin, ABD tek başına hegemonya kuramasın. Bu nedenle Çin, askeri değil ekonomik ve diplomatik denge kurucu olarak devrede kalır. Bu da savaşın kısa sürede bitmeyeceğini, aksine uzayacağını gösterir.
Avrupa cephesinde ise ciddi bir çatlak vardır. Avrupa, bu savaşın parçası olmak istememektedir. Enerji bağımlılığı, ekonomik kırılganlık ve toplumsal baskılar, Avrupa’yı geri durmaya zorlamaktadır. Bu durum NATO içinde bir uyumsuzluk yaratmaktadır. ABD’nin Avrupa’ya dönük baskısı ve tehditvari söylemleri, Batı blokunun artık eskisi kadar bütünlüklü olmadığını ortaya koymaktadır.
Türkiye ise bu tablonun tam ortasında, en riskli hatta yürümektedir. NATO üyesidir, ABD ile ilişkileri vardır, Rusya ile temas halindedir ve İran’la komşudur. Bu çok katmanlı konum, Türkiye’yi kaçınılmaz olarak bu savaşın içine çeken bir faktördür.
Ancak Türkiye açısından asıl belirleyici mesele Kürt sorunudur. Bölgedeki her büyük kırılma, Kürtlerin statü kazanma ihtimalini artırır. İran’ın zayıflaması ya da bölgenin yeniden dizayn edilmesi, Irak ve Suriye’de olduğu gibi yeni bir denge yaratabilir. Türkiye’nin bu noktadaki refleksi nettir: statü oluşumunu engellemek. Bu refleks, Türkiye’yi daha agresif ve riskli hamlelere itebilir.
Son dönemde içeride yürütülen “yumuşama” ya da “çatışmasızlık” süreçleri de bu bağlamdan bağımsız değildir. Bu tür süreçler çoğu zaman dış politikada yapılacak hamlelerin ön hazırlığıdır. Türkiye’nin doğrudan savaşa girip girmeyeceği belirsizdir; ancak dolaylı olarak sürecin içine çekilme ihtimali yüksektir.
Bu savaşın en kritik ama en az konuşulan tarafı ise emekçi sınıflardır. Bu savaş ne İran halkının, ne İsrail halkının, ne de bölgedeki diğer halkların savaşıdır. Bu savaş, emperyalist güçlerin ve bölgesel iktidarların çıkar savaşıdır. Bedelini ise her zaman olduğu gibi işçiler, yoksullar ve yerinden edilen halklar ödeyecektir.
Savaş büyüdükçe:
· enerji fiyatları artacak
· enflasyon yükselecek
· yaşam maliyetleri ağırlaşacak
· göç dalgaları büyüyecek
Yani bu savaşın gerçek sonucu, küresel ölçekte yoksullaşma ve istikrarsızlık olacaktır.
SONUÇ: SAVAŞIN YÖNÜ VE KAÇINILMAZ GERÇEK
Bu süreç büyük ihtimalle kısa süreli bir operasyonla bitmeyecek. En gerçekçi senaryo, kontrollü başlayan ama giderek kontrolü kaybolan bir bölgesel savaştır. Mezhep çatışmaları, vekâlet savaşları ve enerji hatlarına yönelik müdahaleler, bu süreci küresel bir krize dönüştürebilir.
Ortadoğu’da yaşananlar bir devletler savaşı değil; yeni bir dünya düzeninin kurulma sürecidir. ABD alan açmak, Çin dengelemek, bölge devletleri ise hayatta kalmak için pozisyon almaktadır.
Türkiye ise bu fırtınanın tam ortasında, dar bir koridorda yürümektedir.
Ve bütün bu büyük hesaplaşmanın ortasında değişmeyen tek gerçek şudur:
Bu savaşların kazananı olmaz. Kaybeden her zaman halklar olur.
Bu




