BARIŞIN TOPLUMSALLAŞMASI
Ortadoğu, yıllardır savaşların ve çatışmaların gölgesinde yaşıyor. Bu gerçeklik Türkiye’yi de doğrudan etkiliyor. Ülkemizde Kürt meselesi ve buna bağlı silahlı çatışmalar, uzun süredir hem toplumsal barışı hem de demokratikleşmeyi tahrip ediyor.
Bugüne kadar çatışmayı sona erdirmek amacıyla birçok çözüm ve barış süreci denendi. Ancak bu girişimler ya yeterli toplumsal destekten yoksun kaldı ya da siyasal irade eksikliği nedeniyle sonuçsuz kaldı.
Kürt sorunu etrafında süren çatışma, bir yandan devletin güvenlik politikalarını belirlerken diğer yandan toplumda derin yaralar açtı.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, barış tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında yaptığı konuşma sürecin ilk siyasi işareti oldu.
Ardından 19 Temmuz 2025’te Abdullah Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, yeni bir dönemin kapısını araladı.
Ancak barış yalnızca siyasi aktörler arasında yürütülen görüşmelerle sağlanamaz. Asıl sorun, barış talebinin yıllardır toplumun geneline mal edilememiş olmasıdır.
Barış için çalışan sivil toplum kuruluşları, akademi ve medya arasında güçlü bir bağ kurulamadı. Sivil toplum yapıları parçalı, zayıf ve çoğu zaman siyasal baskı altında kaldı.
Barış talebinin toplumsallaşamamasının temel nedeni, Türkiye’de sivil toplum kültürünün yeterince gelişmemiş olmasıdır.
Hukuki ve anayasal sınırlamalar, siyasal konjonktür ve sivil toplum–siyaset ilişkilerindeki dengesizlikler bu durumu daha da derinleştirdi.
Barışın toplumsallaşması için sivil toplum kuruluşları, sendikalar, iş dünyası, yerel yönetimler ve farklı toplumsal kesimler sürece dâhil edilmelidir.
Karar alma ve danışma mekanizmaları, dar siyasi çevrelerin tekelinden çıkarılmalıdır. Aynı şekilde siyasi partiler, akademisyenler, gazeteciler ve aydınlar ortak bir barış dili etrafında buluşmalıdır.
Örgütün kendini feshettiği, silahların bırakıldığı ve silahsızlanma sürecinin gündemde olduğu bir aşamada, entegrasyon için hukuki ve yasal adımların atılması zorunludur.
Ancak entegrasyon tek taraflı bir beklentiye dönüştürülürse barış kalıcı olmaz. Gerçek bir barış, karşılıklı dönüşümü gerektirir.
Barış sürecinin sağlıklı ilerlemesi için toplumsal dönüşüm şarttır. Barış hakkının ulusal ve uluslararası hukukta tanınması için çok yönlü bir mücadele yürütülmelidir.
Çatışma dili terk edilmeli; yerine insan haklarını, eşit yurttaşlığı ve demokratik çözümü esas alan yeni bir söylem kurulmalıdır.
Toplumsallaşma, bireyin yalnızca siyasete değil, birlikte yaşama kültürüne katılımını da sağlar. Toplum, şiddeti değil diyalogu, inkârı değil yüzleşmeyi öğrenmelidir.
Türkiye’nin uzun yıllardır yaşadığı acıların sona ermesi, ancak bu bilinçle mümkün olabilir.
Bu amaçla siyasi partilerin bir araya gelerek oluşturduğu komisyonun 5 Ağustos 2025’te TBMM’de çalışmalarına başlaması önemlidir.
Hazırlanan raporların Meclis Başkanlığı’na sunulması, sürecin kurumsallaşması açısından anlamlı bir adımdır. Ancak bu çalışmaların kapalı kapılar ardında kalmaması, toplumla paylaşılması gerekir.
Barışın toplumsallaşmasının temel koşulları şeffaflık ve kapsayıcılıktır. Toplumda yeniden güven inşa edilmeden barış mümkün değildir.
Çatışmadan etkilenen bölgeler başta olmak üzere her yerde yüz yüze diyalog alanları oluşturulmalı, insanlar birbirini dinlemelidir.
Dil, bu sürecin en belirleyici unsurudur. Ötekileştirici, suçlayıcı ve tehditkâr dil terk edilmelidir. Medya bu noktada kilit bir role sahiptir.
Gazetecilik, kutuplaştıran değil birleştiren; kışkırtan değil yatıştıran bir anlayışı benimsemelidir. Barış dilini büyütmeyen bir medya, barış sürecine katkı sunamaz.
Çatışmanın yarattığı mağduriyetler ve toplumsal travmalar görmezden gelinemez. Barış, adalet duygusunu güçlendirmeli ve mağdurların sesini duyurmalıdır.
Farklı kimliklerin eşit ve onurlu biçimde bir arada yaşaması, barışın temelidir. Eşit yurttaşlık, demokratik hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla mümkündür.
Barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış, sorunların şiddet dışı yollarla çözülebilme iradesidir. Bu da uzun soluklu, sabır ve cesaret gerektiren bir toplumsal mücadeleyi zorunlu kılar. Barış, bir kişinin ya da bir grubun değil, tüm toplumun sorumluluğudur.
Atılacak her adım, barışın yalnızca çatışmasızlık değil; adalet, eşitlik ve demokrasi temelinde yeni bir ortak yaşamın inşası olduğunu topluma anlatmalıdır.
Eğer ülkemizde ve Ortadoğu’da barış kalıcı hale getirmek isteniyorsa, bunun yolu barışın yasal güvenceler altına alınarak, toplumsallaştırmaktan geçeceğini düşünüyorum.
Muzaffer KALABA




