ORTADOĞU PROJESİ
Avrupa Noel’e hazırlanıyor. Vitrinler ışıklarla süsleniyor, şehir meydanlarında devasa ağaçlar yükseliyor, ayinlerde barış ve kardeşlik sözleri yankılanıyor. Aynı günlerde Orta Doğu’da çocuklar öldürülüyor, kadınlar kaçırılıyor, şehirler bombalanıyor. Gazze’de, Suriye’de, Lübnan’da süren bu yıkım tesadüf değil; bu savaşların arkasında, barış söylemini kendi şehirlerinde sergileyen emperyal güçler var. Işıklandırılmış vitrinlerle karartılmış coğrafyalar arasındaki bu uçurum, çağımızın en büyük ahlaki çelişkilerinden biridir.
Büyük Orta Doğu Projesi: Kaosla Yönetilen Bir Coğrafya
Büyük Orta Doğu Projesi, son yılların ya da tek bir yönetimin ürünü değildir. Kökleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine kadar uzanan ve yüzyılı aşkın süredir farklı araçlarla sürdürülen bir emperyal düzenleme stratejisidir. Orta Doğu’nun bugün içine sürüklendiği savaşlar, mezhep çatışmaları ve bitmeyen istikrarsızlık hali; tesadüflerin değil, planlı ve süreklilik taşıyan bir yaklaşımın sonucudur. Enerji kaynakları, ticaret yolları ve askeri üsler uğruna kaos kalıcılaştırılmış; demokrasi ve insan hakları söylemi ise çoğu zaman bu düzenin örtüsü olarak kullanılmıştır.
Osmanlı’nın son döneminde, özellikle 1906–1907 bağlamında, İngiltere merkezli çevrelerde Orta Doğu’nun geleceğine ilişkin çeşitli senaryoların ve harita taslaklarının tartışıldığına dair güçlü politik söylemler bulunmaktadır. Bu söylemler, bugünkü Irak, Suriye ve Türkiye topraklarının ileride ayrı siyasal yapılara dönüştürülmesi ve Kürtlerin bu yeni düzen içinde parçalı bırakılması fikrinin erken dönem planlama ikliminde gündeme geldiğini ileri sürer. Ancak bu döneme ilişkin kamuoyuna açık, doğrudan doğrulanmış bir “yuvarlak masa” toplantısı ya da resmî devlet belgesi bulunmamaktadır. Bu nedenle 1907 süreci, somut bir karar anından ziyade, emperyal aklın Orta Doğu’yu yeniden dizayn etmeye başladığı zihinsel ve politik atmosfer olarak değerlendirilmelidir.
Buna karşılık, Orta Doğu’nun nasıl parçalandığını ve sınırların hangi mantıkla çizildiğini gösteren tartışmasız belgeler Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkar. 1916 tarihli Sykes–Picot Anlaşması, Osmanlı topraklarının İngiltere ve Fransa arasında nasıl paylaşılacağını belirleyen gizli bir mutabakattır. Ardından kurulan manda sistemiyle birlikte Orta Doğu, halkların iradesine göre değil, emperyal çıkarlar doğrultusunda şekillendirilmiştir. Kürtlerin Türkiye, Irak, Suriye ve İran sınırları içinde dört parçaya bölünmesi, bu yeni düzenin en kalıcı ve en stratejik sonuçlarından biri olmuştur.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bu tarihsel plan yeni bir aşamaya taşınmıştır. Körfez Savaşları, Büyük Orta Doğu Projesi’nin askeri ve siyasi olarak sahaya sürüldüğü en belirgin dönüm noktalarıdır. 1990–1991 yıllarında yaşanan Birinci Körfez Savaşı, ABD’nin Orta Doğu’ya doğrudan ve kalıcı askerî varlıkla yerleştiği ilk büyük eşiktir. “Yeni Dünya Düzeni” söylemi bu savaşla birlikte yalnızca bir kavram olmaktan çıkmış, bölge halklarının hayatını belirleyen somut bir gerçekliğe dönüşmüştür.
Irak, bu sürecin merkezine bilinçli biçimde yerleştirilmiştir. Saddam Hüseyin rejimi, yıllarca Batı tarafından desteklenmiş, silahlandırılmış ve bölgesel dengelerde bir araç olarak kullanılmıştır. Ne zaman ki bu rejim kontrol edilemez hâle gelmiş, aynı güçler tarafından “diktatörlük” ve “tehdit” gerekçesiyle hedefe konulmuştur. Böylece emperyal güçler, bizzat kendilerinin yarattığı ve beslediği diktatörlüğü gerekçe göstererek savaşı meşrulaştırmıştır.
2003’te gerçekleşen İkinci Körfez Savaşı ise Büyük Orta Doğu Projesi’nin fiilen uygulamaya konulduğu aşamadır. “Demokrasi götürme”, “özgürlük” ve “kitle imha silahları” söylemleri eşliğinde Irak işgal edilmiş; geride demokrasi değil, parçalanmış bir ülke, mezhep savaşları ve kalıcı bir kaos bırakılmıştır. Irak’ın çöküşü, Orta Doğu’da istikrarsızlığın nasıl üretileceğine dair bir model hâline getirilmiştir.
Libya bu modelin en çarpıcı örneklerinden biridir. Kaddafi rejimi yıllarca sistemle pazarlık yapan bir aktörken, denetim dışına çıktığı anda “insani müdahale” söylemiyle tasfiye edilmiştir. Sonuç, demokratik bir Libya değil; milislerin, silahın ve istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir ülke olmuştur. Kaos üret, kaosu yönet; formül budur.
Arap Baharı olarak adlandırılan süreç de bu bağlamdan kopuk değildir. Meşru halk talepleri kısa sürede vekâlet savaşlarına dönüştürülmüş, diktatörlükler ya askeri darbelerle restore edilmiş ya da kaosla devrilmiştir. Demokrasi söylemi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanını perdelemiştir.
Suriye iç savaşı bu stratejinin en kanlı sahnesidir. 2012’den itibaren ülke bilinçli biçimde kaos alanına çevrilmiş, DAEŞ gibi yapılar bu ortamda büyütülmüş ve yönlendirilmiştir. Aynı çeteler bir gün “muhalif”, ertesi gün “terörist” ilan edilmiştir. Amaç halkın özgürlüğü değil; ülkeyi sürekli denetlenebilir kılmaktır. Bugün Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar, kadın kaçırmaları ve infazlar, bu kaos siyasetinin doğrudan sonucudur. Batı’nın sessizliği, insan haklarının değil çıkarların belirleyici olduğunu bir kez daha göstermektedir.
İran’a gelindiğinde yöntem değişmez, araçlar farklılaşır. Doğrudan savaş yerine kuşatma ve zayıflatma tercih edilir. Bölgesel vekil yapıların kapasitesi törpülenir; suikastler, siyasi baskılar ve ekonomik yaptırımlar eşliğinde İran pazarlık masasında zayıflatılmak istenir.
Bu büyük denklemin merkezinde Kürtler yer almaktadır. Rojava’da ortaya çıkan yapı, DAEŞ’e karşı verilen destansı direnişle yalnızca bölgesel değil, küresel bir anlam kazanmıştır. Özellikle Kürt kadınlarının öncülüğündeki askeri ve toplumsal mücadele, uluslararası koalisyonun sahadaki en etkili gücü olmuştur. On binlerce bedel ödenmiştir. Bugün Avrupa’da bombalar patlamıyorsa, bunun en somut nedenlerinden biri bu mücadeledir. Buna rağmen Kürtlere bir statü verilmemiştir.
Bu tercih bilinçlidir. Kürt sorununun çözülmesi, Orta Doğu’daki kaosun en önemli beslenme damarlarından birinin kesilmesi anlamına gelir. Emperyal güçler artık bölgede kontrolsüz silahlı aktörler görmek istememekte; vekâlet savaşlarını tasfiye edip doğrudan denetime geçmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle, bir yandan Kürtler sahada kullanılırken, diğer yandan silahsızlandırma baskısı artmaktadır. Türkiye’de “barış” söylemleri eşliğinde yürütülen süreçlerin, Suriye’de Kürtlerin silahsızlandırılmasına bağlanması tesadüf değildir.
Türkiye bu tabloda kilit bir rol üstlenmektedir. NATO üyesi olarak yürütülen politikalar, güvenlikten çok Kürtlerin statü kazanmasını engellemeye odaklanmıştır. Aynı zamanda içeride derinleşen ekonomik kriz, ekolojik yıkım ve hukuk dışılık, savaş dili ve milliyetçi söylemlerle örtülmeye çalışılmaktadır.
Sonuç nettir: Orta Doğu’da yaşananlar kader değildir. Kaos planlıdır; savaş bilinçlidir. Halklar bedel öderken sermaye kazanır; kadınlar kaçırılırken enerji hatları güvence altına alınır; çocuklar öldürülürken diplomatik masalar kurulur. Kürtlerin özgürleşmesi bu nedenle istenmez. Çünkü bu, kaosla yönetilen düzenin sonu demektir.
ALİ BABA KARAKAŞ




